Çocukken dedem Kurt Seyit'e benzetilirdim

Çocukken dedem Kurt Seyit'e benzetilirdim

Nermin Bezmen’le Bebek’teki evinde buluştuk.

18:43 - 21 Mayıs 2014

+A

-A

RÖPORTAJ: GÖKÇE BAYRAKTAR YILDIRIM

Nermin Bezmen’le Bebek’teki evinde buluştuk. Pırıl pırıl mavi gözleri ve balerin edasında topladığı saçlarıyla zarifçe beni kapıda karşıladı. Evinin her yanı kitaplarla doluydu. Bir köşede dedesi Kurt Seyit’in fotosunun da bulunduğu piyano, diğer köşede de Tolga Savacı’ya hatıra kalan gramofon dikkat çekiyordu. Çalışma masasında ise özel anlarını ölümsüzleştirdiği fotoğraflar duruyordu. Evin her bir köşesi yaşanmışlıklarla doluydu… Böyle bir atmosferde kitaptan, diziden ve de aşktan bahsetmek çok keyifli oldu.

Nermin Bezmen’in bu röportajı okuyanlara bir de tavsiyesi var… “Lütfen kitabı elinize alıp satır satır diziyi takip etmeyin, romanı roman olarak okuyun, diziyi dizi olarak izleyin”

ROMANDA OLMAYAN FARKLI DETAYLAR, KARAKTERLER DİZİDE OLACAK

Nermin Hanım birçok kitabınız varken neden bu kitap dizi projesi oldu?

Aslında benim diğer kitaplarımdan ‘Sır’ ve ‘‘Aurora’nın İncileri’’ dizi projesi olmak üzere anlaşma yapılmıştı hatta çekimleri neredeyse başlamak üzereydi ancak yapımcının yeni ortağının konuya biraz uzak kalmasından dolayı gerçekleşemedi. “Kurt Seyt ve Shura” ise (1992) çıktığından beri sekiz teklif aldı. Bunların dördü sinema dördü de dizi projesiydi. Sinema projesi Türk-Rus-Amerikan ortak yapımı olacaktı. Fakat gelen tekliflere ya teknik olarak ısınamadım ya da teklifi getiren kişilerle ilgili içim huzurlu olmadı. “Ay Yapım” ile ilk görüşmemizde el sıkıştık.

Ay Yapım’da sizi etkileyen neydi?

Yapımcı olarak Ekrem Çatay ve oğlu Kerem Çatay her ikisi de kitabın ruhunu anlamışlardı. Nasıl bir proje gerçekleştirmek istediklerine dair bana on dakikalık bir özet verdiklerinde, işte bu ekip ile yola çıkabilirim dedim. İç sesime inanarak yaşayan biri olduğumdan ilk görüşmemizde el sıkıştık. Bir de romanın senaryosunu üstlenen sevgili Ece Yörenç ile yıllar evvel tanıştığımızda, “kitabınıza bayıldım bir gün keşke film olsa da senaryosunu ben yazsam” demişti. Yönetmenimiz Hilal Saral’da kitabı okuduğu zaman bunun filmini ben çekmeliyim demiş. Ekipteki herkesin kahramanlara benim gözümden bakmış olması mükemmeldi. Diziyi izledikçe ne kadar doğru bir karar verdiğimi görüyorum. Oyuncu kadrosu da çok iyi seçildi.

Oyuncu kadrosuna müdahale ettiniz mi?

Hiç karışmadım. Çünkü televizyonda hiç dizi izlemiyorum. Dolayısıyla kıyaslama yapıp öneride bulunacağım bir alt yapım yok. Yapımcının, senaristin en doğru seçimi yapacaklarına dair güvenim vardı. Nitekim diziye her yeni karakter girdiğinde görüyorum ki olabilecek kadronun en iyisi seçilmiş.

Dizide kitapta olmayan hikâyeler, karakterler var mı?

Dizide çok sürpriz şeyler olacak. Çünkü romanımı bitirip bastığım tarihte daha benim araştırmalarım henüz sonlanmamıştı. Karakterlerimle ilgili elime yeni arşivler ve öyküler geçmişti. Romanımda olmayan çok farklı detaylar olacak ve yeni sürprizler izleyeceksiniz. Benim okurlarım biraz fanatiktir, o yüzden rica ediyorum, kitabı elinize alıp satır satır diziyi takip etmeyin. Romanı roman olarak okuyun, diziyi dizi olarak izleyin.

Dizinin daha çok reyting alması için senaryoyu süslüyor musunuz, yaşanmamış bazı konuları ekliyor musunuz mesela?

İster istemez ekranın kendi ihtiyaçları var. Özellikle dizi projesi ise. Her bölüm neredeyse bir sinema filmi gibi çekiliyor. 90 dakika boyunca hem hikâyeyi kendi tadında götürebilmek hem de ekranın ihtiyacı olan dinamizmi yakalamak hiç kolay değil. Kitabı yazarken ilk bölümde anlattığınız karakterden, 450 sayfa sonra tekrar bahsedebilirsiniz. Okur yadırgamaz. Çünkü okumanın süresi çok kısadır ve hafızadadır. Dizide öyle olmuyor. Kahramanınızın birinci bölümde karşılaştığı karakter, beş altı sene sonra karşısına çıkarsa ne o mekân ne o karakter artık izleyicinin zihninde kalmıştır. Onu yeniden tanıtmanız gerekir, bu senaryonun dengeleri açısından son derece zordur. Dizide kahramanınıza yaklaştırdığınız karakterleri kalıcı tutmak ve onların varlığının anlamını belirtmek zorundasınız. Ece Yörenç’in senaryo diline büyük bir saygı ile yaklaşıyorum. Onunla güzel bir anlaşma içerisinde çalışıyoruz.

AİLESİNİN ÖYKÜSÜNÜ BU KADAR SANSÜRSÜZ PAYLAŞAN İLK YAZARIM!

Neden film projesi değil de dizi projesi oldu bu kitap? Örneğin oyuncuların en büyük hayali sinema projesinde yer almaktır, daha kalıcı görülür sinema projesi…

Film olsaydı kitaptan çok şey atılması gerekirdi. Roman 1877’de başlayan bir Kırım hikâyesi. Bölümler içerisinde Çariçe Katerina’ya kadar gidişler var. Kısa kısa da olsa öykünün tamamında bir anlam ifade eden Rus İmparatorluğu’ndan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ve Kırım Yarımadası’ndaki Kırım Tatarları’ndan detaylar var. Sinema filminde çok şey kesilmesi gerekirdi kitaptan. Dizi bunun tam hakkını verebilecek bir süreç. Dizinin uzun soluklu olması kitabı anlatmak açısından daha sağlıklı olacak bence.

Bu kitabı yazarken bu kadar popüler olacağını, dizi teklifleri alacağını hiç düşündünüz mü?

Hayır. Bitirdiğimde mutluluktan içim içime sığmıyordu. Bu öyküyü benden daha iyi kimse yazamaz dedim. Bu kitap ya çok satacak ya da hiç satmayacak dedim. Çünkü raflarda olanlardan tamamen tezat bir kitaptı. Biraz iddialı olacak ama ailesinin öyküsünü sansürsüz ve bu kadar detaylı paylaşan ilk yazarım. Kaldı ki soyadım bir dezavantajdı. Çünkü o güne kadar renkli magazinin beni görmek istediği yerde gösterilen biriydim. Eşinin yanında duran güzel genç kadın olarak bir imajım vardı.

Sizi dedenizin hikâyesini anlatmaya iten merak neydi?

Anneciğim iki yaşımda kütüphanemi kurmaya başlamıştı ve düzenli olarak bana kitap okurdu. Çok küçük yaşlarımdan beri dedem benim masal prensimdi. Erken yaşta tanıştığım bütün o masal kahramanlarımın bir adım önündeydi dedemin hikâyeleri benim için. Çünkü çoktan dünyadan ayrılmıştı ben doğduğumda. Annem, anneannem onun öykülerini anlattıkça, niye dedemin masalı yok diye düşünürdüm. 

Peki, bu çapkın dedeye karşı anneannenizin tepkisi nasıldı? Çapkınlığıyla gurur duyulacak bir eş değil sonuçta…

Defalarca teşekkürü bir borç bilirim anneanneme. Onu kırmaktan, acılarını tazelemekten korktuğumdan zor sorular yönlendirmedim. Dedeme söylememesi gerektiği halde söylediği, söylemesi gerektiği yerde söylemediği şeyleri, bana bütün açıklığıyla anlattı. Murka’ya kızıyor okurlarımın bir kısmı ama Murka olmasa bu hikâyeyi anlatamazdım size. İki sene boyunca onunla her gün saatlerce çalıştık. Yüreklere hitap eden kahramanlar yaratabildiysem Murka sayesinde.

Peki, kitaba dönecek olursak, bir kadın gözüyle mağdur olan Şura’yı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şura aslında mağdur değil. Şura’nın naif ve sakin duruşu, belki onu mağdur kadın yerine koyuyor ama Şura da vazgeçiyor bu aşktan. Eğer vazgeçmeseydi zaten dedem anneannemle evlenmezdi. Birbirleriyle konuşmamak, kırgınlıklarını birbirine açmadan kendi içinde büyütmek, sebebini bilmediği durumları yorumlayıp birbirine küsmek, birbirinden uzak kalmak, bütün sevgileri çok yoran bir şeydir. İkisi de aşklarını bu şekilde törpüleyerek yormuşlar.

ÇOCUKLUĞUMDAN BERİ DEDEM KURT SEYİT’E BENZETİLİRİM

Seyit’in kalbine giren iki kadın “Murka ve Şura”. İkisinin arasındaki farklılıklar nelerdi?

En başta yaşadıkları görgü, kültür ve de aşkı yaşama tarzları çok farklı.  İkisi de dedeme çok aşık olmuş. Dedem de her ikisini ayrı ayrı sevmiş. Şura çok küçük yaşta büyük bir cesaret ile el bebek gül bebek büyütüldüğü Aristokrat dünyayı geride bırakıp, aşık olduğu erkeğin ardından dilini, dinini, kültürünü, yemeklerini, insanlarını tanımadığı bir ülkeye gitmeyi göze almış. Çok cesur bir kadın aslında. Anneannem ise Şura gibi şampanya kadehlerinin şıngırtısıyla, vals yapılan salonlarda, Çaykovski dinleyerek büyümüş biri değil. Osmanlı’nın yaşadığı harpler, hastalıklar, sıkıntılar içinde 9 yaşındayken kendisinden küçük üç kardeşin anneliğini üstlenmiş. Dedem aslında ona özlediği hayatı yaşatabilecek gerçekten bir beyaz atlı prens hayatına girdiğinde. Anneannem, kocasına olan aşkını hakkıyla gösterirse sanki ailesini gücendirecekmiş hissiyle yaşamış. Dedemin peşine takılıp yaptığı her seçim annesi ile arasında hayatının sonuna kadar hep bir küslük unsuru olmuş. İşte bu sıkıntılar onu çok kırılgan ve evliliğini yoran bir kadın haline getirmiş. İçine ağlayarak, kederli bir kadın olmuş.

Acaba dededen mi kaynaklanıyor bu durum? Çünkü Şura’da sıkıntısını söylemiyor, içine atıyor?

Dedemin de kendine göre kırılganlıkları var. Dürüstlüğe çok önem veriyor, yanlış anlamalara tahammülü yok ve çok fevri kararlar veren biri. Bir anda ilişkileri koparabiliyor, iş hayatını noktalayabiliyor. Mücadeleye sıfırdan başlamak zorunda kalsa da hiç şikâyet etmiyor kararlarından.

İLK GÖRÜŞTE AŞKA İNANMIYORUM

 

Karakter olarak kendinizi dedenize benzetiyor musunuz?

Çok şey var. Son kitabım “Dedem Kurt Seyit Ve Ben” bunu irdeliyor. Çocukluğumdan beri fiziki ve karakter olarak dedeme benzetilirim. Dedemi hep anlamak üzere yazdığım için, onun her seçimi ile kendimi karşılaştırdım. Çok kırılganım ama çok da coşkulu ve tutkuluyum. Bazen tatsız noktalara sebep olacak olaylar karşısında, Nermin burada dedene benziyorsun, her şeyi yapabilirsin ayağını denk al, tekrar düşün derim.

Kurt Seyit ve Şura ilk görüşte aşık oldular birbirlerine. Peki, Nermin Bezmen ilk görüşte aşka inanıyor mu?

İlk görüşte aşka inanmıyorum. İlk görüşte beğeni, hayranlık olabilir. Aşk benim için daha derin duyguların bütünleşmesiyle yaşanan bir güzellik. Güven olmadan yola çıkılabilecek bir şey değildir aşk. Sevgi hissedebilirsiniz ama aşkı tamamlaması için insanın kalbiyle, zihniyle, ruhuyla ve tensel uyumuyla eşleşmesi lazım. Bütün bu duyguları birlikte yaşayarak devam edebilmek en önemlisi.

Hazır konu aşka gelmişken… Pamir Bey ile aşkınızı yazdıktan sonra bazı eleştiriler oldu Tolga bey ile aşk yaşamanızdan dolayı. Ne düşünüyorsunuz bu eleştiriler hakkında?

Kimseye hesap vermekle mükellef değilim. Herkes başkalarının hayatına bir yorum yapmak yerine enerjilerini kendi iç düzenlerine, evlerine, etrafındaki insanlara yönlendirseler kendi mutluluklarını yakalasalar ne kadar iyi olur.

KİMSEYE HESAP VERMEDEN YAŞAYAN BİR KADINIM

Okuyucularınızın yaşadığınız aşkı eleştirmelerine kırılmadınız mı?

Hayır! Çünkü bütün romanlarımda benim ana kadın karakterlerim şu duyguyu verirler; “Kadın her zaman yüreği, zihni, bedeni ve seçimleri ile kendine ait kalmalı”. Aşık olduğu zaman hesap tutmadan aşık olmalı kadın. Benim için aşk ile kölelik arasında bir fark var; kendine ait duygularından, hayallerinden, ideallerden kopup başkasının hayatına adapte oluyorsan orada köle-efendi ilişkisi başlıyor, bu erkek içinde kadın için de geçerli. Aşk elle tutulmaz. Bir müddet sonra alışkanlık haline gelebilir. Ben bir başkasına ziyan vermediğim müddetçe seçimimle kimseye hesap vermeden yüreğimin sesiyle yaşayan bir kadınım. Ve yanılmadığımı da görüyorum. Benim armağan kabul ettiğim bir erkeğim var yine… 

Pamir beyin vefatından kısa süre sonra Tolga Bey ile aşk yaşamanızla ilgili medyada çok şeyler yazıldı çizildi. Bu noktada bir kadın olarak rencide olmuyor musunuz?

 Muhatap olmuyorum. Çünkü benim yorumum olan aşk, sevginin son yelpazesidir. Benim için sevginin sınırı yok. Bir arkadaşınızı fazla sevmeniz diğer arkadaşınızı az sevmenizi gerektirmez. Benim için az çok, erken geç diye bir kavram yok.  Ben kendime ait bir zaman yaşıyorum. Herkese kısa gelen o acımı yaşadığım dönemi nasıl ve ne şartlarda yaşadığımı biliyorlar mı acaba? Ben onu o kadar derin yaşadım ki, hatta “Bizim Gizli Bahçemizden” isimli kitabımda “Acımın tadını çıkarıyorum” diye bir tabir kullanmıştım, çoğu insan belki anlamamıştır, garip gelmiştir. O kadar derin, o kadar farklı açılardan hissederek yaşadım ki acımı benim için o dönem çok çok uzun yıllar gibiydi. Yaradan karşıma bu hayatta yüreğimi tekrar çırpındıracak şeyler söyleyen bir şans daha gönderdiyse, ben ona sarılırım, elimin tersiyle geri itemem. Pamirciğim hayatımın bir döneminde vardı, baş tacımdı ama yok şu an. Yaşanmış bir şey o, kendi zaman dilimiyle orada duruyor hala. Tolgacığım da kendi dünyasıyla kendi aşkıyla geldi, o ayrı bir yerde. Kimse kimsenin yerini almıyor ki. Bu boşanmış olmak gibi bir şey değil sonsuza yolculuğa çıkmış bir sevgi. Tolga Pamir’in yerini almaya gelmedi. Tolga Tolga, Pamir Pamir’di… Di’li geçmiş zaman. Boşananlar var, aşk yaşayıp evliliğini bitirenler, yeni bir evliliğe yol açanlar var toplumda, bunlar normal kabul edilirken, kimseye bağlı olmayan bir erkek ile bir kadının birbirini sevmesi, aşık olması kadar doğal ne olabilir. Ama bu aşk duygusunu anlayamayanlara kendimi anlatmak zorunda hissetmiyorum. Sevgiyi yıpratmak için bir başkasının sevgisine taş atmak için tavır alanları da hiç umursamıyorum. Yazar yazdığıyla, ressam resmettiğiyle, müzisyen bestesiyle konuşulmalı.

Hayatınıza giren erkeklerde dedenizin özelliklerini arıyor musunuz? Hayalinizde ona benzeyen erkek modeli var mıydı?

Hayır. Ama çocukluğumdan beri çok aşık olmak istiyordum. Elimi tuttuğu andan itibaren sonsuza kadar yüreğimi çırpındıracak aşk istiyordum. Bir de çok komik gelecek belki de ama kayınvalide üzerine hayallerim vardı.

Kayınvalide hayali mi? İyi bir anne olması yönünde mi yani?

Kaynana- gelin gibi olmak yerine onunla arkadaş gibi olmak isterdim hayalimde.

Kötü bir babaanneye mi sahiptiniz yoksa o yüzden mi böyle bir hayaliniz vardı?

Hayır. Babaannem babacığım üç yaşındayken ölmüş. Ancak çevrede gelin-kayınvalide ilişkilerinin evlilikleri ne kadar zorladığını gördüm. O yüzden olabilir.

Çocukluk hayalinizden bahsediyorsunuz… O dönem sizin için aşk ne ifade ediyordu?

Evimde çok çok sevgi görerek büyüdüm. Annemle babam birbirlerine çok aşıklardı ve bunu çok yakından izleyerek büyüdüm. Her evde öyle bir sevginin, huzurun hissedilmesi gerektiğine inanırdım. Onlar benim için çok güzel bir örnekti.  Diğer taraftan ailemde 6-7 göbek inceledim, evlenen çiftleri hep aileler tanıştırmış olsa da, birbirlerini severek evlenmişler. Kadınların baş tacı edildiği ama kadınlarında erkekleri yücelttiği sevgi dolu bir ortamlardan gelen ebeveynlerim var benim.

AŞK FORMÜLÜ OLAN BİR ŞEY DEĞİL!

Son olarak sizin tavsiyeniz nedir, aşk nasıl yaşanmalı? Günümüzde gerçek aşkı yaşayan çok az var. Çıkarlar ön planda, kimse kimseyi kendine uygun görmüyor. Kadınlara sorarsanız adam gibi adam yok, erkeklere sorarsanız düzgün kadın yok…

Adam gibi adam yok hemfikirim bu konuda. Ama benim erkek arkadaşlarımda kadınlar için aynı şeyleri söylüyor. Gençler ilk beğenme, sahip olma duygusu ve cinsel çekimle aşkı karıştırıyorlar. Aşkın tarifi tek değil, formülü olanda bir şey değil. Her ikili için kendilerine ait bir aşk formülü var, onu da o iki kişi ancak keşfedebilir. Maalesef genç kızlarımız bir unvana, statüye, yakışıklılığa çok kolay teslim oluyorlar. Ben kitabımın sonunda özellikle kadınlara öğütler yazdım, kendi yaşamımdan ve geçmişimden gelen bazı ipuçlarını verdim. Onları okumalarını tavsiye ederim… 


Facebook'ta paylaş butonu
Print

YORUMLAR

Facebook Yorumları
YORUM YAZ
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

ÖNE ÇIKANLAR

ANKET

Sizce Türkiye'de yeni bir Anayasa'ya ihtiyaç var mı?

Sayfalar

DUYURULAR

LİNKLER

ARŞİV

HAVA DURUMU

Günlük Gazeteler

Oku