Yazar

metehanozkun@hotmail.com

8 makale bulunmakatadır

SANAT-POLİTİKA EKSENİ

13:00 - 30 Eylül 2019

+A

-A

     Sanatın hükümet-iktidar dinamiği ile ilişkisi demokratik toplumlarda genellikle doğrudan olmuştur. Lakin bazı yönetimler bu olguyu kendi politikaları ve bağlı olduğu toplumun sosyo-kültürel vitrini olarak görürken, birtakım yönetimler ise kendi iktidarları için büyük tehlike olarak nitelendirmiştir. Çünkü sanatın soyutsal kavramındaki varoluşçuluk, birey ve toplumun algısını mutlak ve bir o kadar da somut bir şekilde değiştirmektedir. 

   Sanat, geçmişten günümüze dünyada politik gelişmelerin etkisiyle daha çok protest bir anlam kazanmış olsa da kategorize edilemeyecek kadar da gerçek bir evrenselliği, çok sesliliği, farklı dünya görüşlerini içerisinde barındırır. Buradan yola çıkarak “Sanatın Gücü” vurgusu tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Bir den çok bireysel ve toplumsal gelişime etki edip, yön verme kabiliyeti sanatı bir güç olarak hayata katarken, kendi felsefesini yaratıcılığı ile geliştirmesi işlevselliğini daha da derinleştirmektedir. Çünkü sanat, sadece kültürel değil aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik de bir olgudur.

   Devlet ise bu aşamada, sanatçının sanatını icra edebilme koşullarını en verimli düzeye çıkarmakla yükümlüdür. Çünkü sanatçı bulunduğu toplumdan hatta dünya düzeninden beslenirken aynı zamanda verimliliğini maksimuma ulaştırmak için bir takım refaha sahip olması gerekir. Bu refah unsuru ekonomik olduğu kadar mesleki imkanlar ile de doğru orantılıdır. Tarih serüvenine baktığımızda büyük ve muazzam eserlerin birçoğu çok zor şartlar altında çıkmış olsa da dönemin gereksinimlerini-getirilerini her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Diğer bir yandan günümüzde ise ekonomi-politik düzen ve çağın gereksinimlerinden sonuna kadar faydalanmak kaçınılmaz hale gelmiştir. Devletlerin bütçe dağılımları politik görüşlerini ifade ettiği gibi aynı zamanda dünya görüşlerini de temsil etmektedir. Bunlar, sanatsal, teknolojik, askeri, dini, tarımsal vb. olduğu gibi öncelik sıralamaları da mevcut iktidar vizyonu ve felsefesi ile değişkenlik göstermektedir. İşleyiş bu şekilde olunca, ironi bir şekilde “Acaba Sanatın gücü, bir tankın ya da uçaksavarın gücünden az mıdır yoksa fazla mıdır?” sorusu akıllarda canlanmaktadır. İlk başta basit bir soru gibi görünse de cevabın içinde çok da olağan bulunmayan görüşler barınmaktadır. Bu açıdan baktığımızda da Sanat felsefesinin bizleri bu cevapların özüne götüren en kuvvetli düşünce bilimi olduğunu görüyoruz.  

   Yukarıda değindiğim gibi sanatın protest kimliği baskıcı yönetim şekillerinde kendisini belli eder. Bu yönetim şekillerinde ise devletin sanat kurumlarına-sanatçılara desteği yok denecek kadar az seviyededir. Çünkü bu aşamada iktidar, sanat olgusunu kendisine bir tehdit sanatçıyı da bu tehdittin mimarı olarak görmektedir. Realist dünya görüşünde ise, tarihten günümüze geçerliliğini koruyan etkenlerden birisi de sanatı ve sanatçıyı baskılayan ve işlevselliğini pasif duruma getiren yönetimlerin bulunduğu çağ ve dünya düzeninde geri kalmışlığın önüne geçememiş olmasıdır. 

   Sanat sürrealist yönüyle zamanın ilerisini işaret ederken, gerçekçiliği ile bulunulan zamana da vurgu yapar. Bir gruba, topluluğa, sisteme ya da düzenin bir parçası olması söz konusu değildir. Devletin de yadsınamaz desteği ile daha fazla özgürleşmeli, bağımsız bir icraya kavuşmalıdır. Gelişmiş toplumlarda ise sanata olan destek sadece devlet kanalı ile değil, aynı zaman da özel ve özerk kuruluşlar ile de gerçekleşmektedir. Çünkü toplum bilinci olgunluk seviyesindedir ve sanatın devlet-toplum kültürünü oluşturan dinamiklerden en önemlisi olduğunun farkındadır. Sanat tarihini incelediğimizde ise sadece bu alandan yola çıkarak devletlerin politikalarına, toplumların bulundukları dönemde geçirdiği evrelere ve hatta kültür seviyelerine ulaşmak yine sanatın gücü ve geçerliliği ile anlaşılmaktadır. 

   Diğer bir yandan sanatın toplumsal hayatın aynası olduğu görüşü ise kamunun sanatı yönlendirme gücünün yanı sıra ilham verme yetisinin de bir sonucudur. Sanat politikalarının yönlendiricisi mutlak surette toplum olmuştur. Lakin toplumda bu bilincin oluşması da devletin en önemli görevlerinden birisidir. Çünkü ayna olabilmek güçlü bir sentezin, empatinin ve yaratıcılığın sonucunda gerçekleşir. Bu işleyişi gerçekleştirebilmek için de bağımsız icranın devlet-toplum güvencesi altında olması kaçınılmazdır. 

   Devletin sanat politikası ciddi bir bilimsel alt yapının oluşturulması ile uygulanmalıdır. Çünkü bu politika veya strateji topluma direk nüfuz edecek güçlü bir etkendir. Bu etken, devlet tarafından şekillendirilen, destek veren kurumlar tarafından yapılandırılan ve kamu desteği ile şekillenen bir planlamadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında sanat politikası yeni dünya sisteminde bir varoluşu simgelerken, daha sonraki dönemlerdeki iktidarların yanlış ve niteliksiz stratejilerden dolayı büyük bir çıkmaza hatta kısır döngüye girmiştir. İş te tam bu anlamda erk sahibi olan devlet liderlerinin dünya görüşleri, vizyon seviyeleri ve gelişmeye yönelik politik hamleleri oldukça önem arz etmektedir. Farklı bir açıdan ele aldığımızda ise devletlerin kalkınma planlarındaki ekonomik bütçe pay dağılımı aynı zamanda balans ayarlarını da göstermektedir. Bu balans ayarı rant ekseni ve tek yönlü olarak gerçekleştiği takdirde ülke “kalkınma” adı altında uygulanan stratejinin içini tam anlamıyla boşaltmış olmaktadır. Bir ulusun kalkınması, dönemin gereksinimleriyle doğru orantı gösterse de geçmişten günümüze sanat politikalarını verimli halde gerçekleştirememiş ulusların tam anlamıyla bir kalkınmadan ya da gelişmişlik düzeyinden bahsedemeyiz. Bu anlamda Büyük Atatürk’ün şu sözünü hatırlamakta fayda var: “Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.

   Sanatın diğer bir bağlamda medeniyet ile doğrudan ilişkisi vardır. “Medeni” olarak tasvir ettiğimiz toplumlarda sanat politikaları hükümetin öncelikli politikaları arasında yer almaktadır. Çünkü bu politikanın sosyolojik bir sonucu olarak; toplumun dejenere olmasının önüne geçerken, toplumsal kaosun da sanat ile önüne geçildiği aşikardır. Yazının başında dediğim gibi sanat, kültürel olmasının yanında sosyolojik ve psikolojik olgudur derken kastedilen nokta; bireyin psikolojik refahı ile toplumun sosyolojik refahı doğru orantılıdır, bu yüzden sanat yeri geldiğinde kaosa bulaşmış toplumların en verimli tedavi yöntemi olabilmektedir. 

   Medeni toplumu ise; süreklilik gerektiren canlı bir organizma olarak düşünürsek, daha fazla sanatsal faaliyetler, daha gelişmiş sanatsal politikalar ve bu alandaki verimli stratejiler bu canlı organizmanın ülke düzeninde sürekliliğini sağlayacak en gerekli etmenlerdir. 

  Sonuç olarak; daha yaşanılabilir bir toplum ve ülke için, devlet erki sanatın ve sanatçının gelişmişlik ve özerklik sürecine daha fazla katkı yapması, ekonomik ve icra refahını maksimuma çıkarması kaçınılmazdır. Her kesim ve bölgeye uygulayacağı politikalarda ise, halkın bu güçlü olguya doğrudan ve aktif katılım sağlamasına öncelik vermelidir. Bu sürecin pozitif akışkanlığı ve devam ettirebilirliği ise hem ulusal hem de uluslararası bazda ülkenin kalkınma ve gelişmişlik düzeyine olumlu bir ivme katacaktır. Unutulmamalıdır ki; daha donanımlı ve daha nitelik bir nesil kaçınılmaz bir surette çağdaş düşüncenin devlet politikaları ile hayata geçirildiği zaman oluşacaktır.

 

Metehan ÖZKÜN  

metehanozkun@gmail.com


Facebook'ta paylaş butonu
Print

YORUMLAR

Facebook Yorumları
YORUM YAZ
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

ÖNE ÇIKANLAR

ANKET

Sayfalar

DUYURULAR

LİNKLER

ARŞİV

HAVA DURUMU

Günlük Gazeteler

Oku